İnsanı özgürleştiren her zaman daha fazla eşyaya sahip olmak değildir…
Bir Japon evine ilk kez baktığınızda size eksik gelebilir. Az eşya, boş duvarlar, sade bir masa, belki yerde bir minder… İlk bakışta soğuk, hatta biraz ruhsuz bile görünebilir.
Ama biraz daha dikkatli baktığınızda o boşluğun aslında bir eksiklik değil, bilinçli bir tercih olduğunu fark edersiniz.
Dünyanın birçok yerinde zenginlik, sahip olunan şeylerin çokluğuyla gösterilir. Büyük salonlar, gösterişli avizeler, ağır mobilyalar, ihtişamlı yemek masaları, dekoratif objeler… Ev büyüdükçe, içindeki eşyalar çoğaldıkça yaşamın da zenginleştiğini düşünürüz.
Japon kültürü ise sanki bütün bu gürültünün karşısında sessizce başka bir şey söylüyor:
“Daha fazlasına değil, daha az yüke ihtiyacın var.”
Bir tarafta ihtişamlı malikâneler, devasa müstakil evler ve binlerce metrekarelik yaşam alanları; diğer tarafta birkaç temel eşyanın bulunduğu küçük Japon evleri…
Bu sadeliğin nedeni yalnızca metrekarelerin küçük olması değil.
Çünkü geleneksel Japon düşüncesinde huzur, bir mekana ne kadar çok şey koyduğunuzla değil, ne kadar nefes alanı bıraktığınızla da ilgilidir.
Gereksiz eşya yalnızca yer kaplamaz; dikkatinizi de işgal eder. Her obje gözünüzün gördüğü, zihninizin farkında olmadan kaydettiği küçük bir uyaran haline gelir. Eşyalar çoğaldıkça görsel gürültü de çoğalır.
İşte Japon kültüründeki Danshari anlayışı tam da burada devreye girer: Gereksiz olanı hayatına almamak, artık ihtiyaç duymadığından vazgeçmek ve eşyaya duyulan bağımlılığı azaltmak…
Amaç yalnızca daha düzenli bir eve sahip olmak değildir.
Amaç, daha hafif bir zihne sahip olmaktır.
Japon mimarisindeki sürgülü kapılar, yalın yüzeyler ve mümkün olduğunca kesintisiz alanlar da bu anlayışın izlerini taşır. Burada bir başka önemli kavram karşımıza çıkar: Ma.
Ma, kabaca “boşluk” olarak çevrilebilir. Fakat aslında boşluğun kendisinden çok, nesneler arasında bırakılan anlamlı alanı ifade eder.
Çünkü bazen güzelliği yaratan şey, orada bulunanlar değil, bilinçli olarak boş bırakılanlardır.
Bu yüzden bir odayı onlarca dekoratif objeyle doldurmak yerine, tek bir vazoda duran tek bir dal yeterli olabilir.
Bu, imkânsızlığın sadeliği değildir.
Tercih edilen sadeliktir.
Dünyanın en ileri teknolojilerinden bazılarını üreten bir toplumun evini mobilyalarla doldurmaması, mobilyaya gücü yetmediğinden değil; yaşam alanına başka bir anlam yüklemesindendir.
Çünkü boşluk onlar için her zaman yoksunluk değildir.
Bazen boşluk, zihnin nefes aldığı yerdir.
Bizim yaşam alışkanlıklarımız ise çoğu zaman bunun tam tersine gider. Yeni bir eve taşındığımızda boş duvarları doldurmaya, kullanılmayan köşelere bir şeyler yerleştirmeye çalışırız. Yıllardır elimize almadığımız eşyaları bile “Belki bir gün lazım olur” diyerek saklarız.
Sonra bütün bunlara “konfor” deriz.
Oysa zamanla daha büyük dolaplara, daha fazla depolama alanına, hatta kullanmadığımız eşyalar için ayrı odalara ihtiyaç duymaya başlarız.
Belki de zaman zaman kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz mi eşyalara sahibiz, yoksa eşyalar mı yaşam alanımıza sahip?
Çünkü gerçek özgürlük her boşluğu doldurmakta olmayabilir.
Bazen bir şeyi satın almamakta, artık ihtiyaç duymadığımızdan vazgeçmekte ve hayatımızda biraz daha boşluk bırakmakta saklıdır.
İnsanı özgürleştiren her zaman daha fazla eşyaya sahip olmak değildir; bazen yalnızca daha fazla alana sahip olmaktır.
Ve belki de en önemlisi:
Eşya insanı değil, insan eşyayı yönetmelidir.