Çünkü en karanlık gecelerin bile sabaha çıktığını öğrenmişti…
O çok acı çekmişti…
Ama bunu kimse gerçekten bilmiyordu.
Çünkü bazı acılar anlatılmazdı. İnsan onları kelimelere dökemez, yalnızca içinde taşırdı. O da öyle yaptı.
Geceleri kimse görmeden ağladı.
Başını toprağa eğip sessizce haykırdı.
Sanki dünya susmuş, zaman durmuş ve bütün acılar gelip onun kalbine sığınmıştı.
Ağladı…
Sesi tükenene kadar.
Bedeni yorgunluktan teslim olana kadar.
Kalbinin içinde kırılacak hiçbir şey kalmayana kadar…
Gözlerinden akan yalnızca yaş değildi sanki.
Hayalleri akıyordu.
İnandıkları…
Bekledikleri…
Belki de hiç gelmeyecek birinin ardından içinde büyüttüğü bütün ihtimaller…
Tüm kalbiyle ağladı.
Tüm bedeniyle…
Tüm ruhuyla…
Sonunda gözyaşları bile terk etti onu.
İşte o zaman anladı;
bu, sıradan bir hüzün değildi.
Bu, insanın içindeki eski hayatın sessizce çöküşüydü.
Derin bir yaraydı.
Dokunulduğunda değil, hatırlandığında kanayan…
Ve yine de bir sabah,
güneş hiçbir şey olmamış gibi penceresinden içeri süzülürken,
ayağa kalktı.
Hemen olmadı bu.
Uzun zaman aldı.
Önce kırıklarını topladı.
Sonra eksik parçalarına alıştı.
Bazı yaralarını kapatamadı; onları olduğu gibi taşımayı öğrendi.
Ve bir gün aynaya baktığında, karşısında eskiden tanıdığı kişiyi göremedi.
Çünkü artık aynı değildi.
Bakışlarında daha önce olmayan bir derinlik vardı.
Sessizliğinde anlatılmamış hikâyeler…
Gülüşünün ardında ise yalnızca acıdan geçenlerin anlayabileceği ince bir hüzün…
Artık yarım kalan sevgilerin peşinden koşmuyordu.
Gösterişli sözler istemiyordu.
Geçici yakınlıklar, sahte gülüşler, yarına ertelenmiş mutluluklar da…
O artık gerçek bir şey istiyordu.
Birinin gözlerine baktığında kendisini evinde hissetmek…
Elini tuttuğunda dünyanın bütün gürültüsünün susması…
Yanında konuşmadan da anlaşılabileceği birini…
Sevilmekten çok, gerçekten görülmek istiyordu.
Ve hayatı ertelemek istemiyordu artık.
Çünkü en karanlık gecelerin bile sabaha çıktığını öğrenmişti.
Bir kez yere düşüp kendi gözyaşlarının arasından ayağa kalkabilen insan, düşmekten eskisi kadar korkmazdı.
O da korkmuyordu artık.
Çünkü biliyordu:
Bir gün yeniden sevebilirdi.
Belki eskisi gibi değil…
Daha yavaş,
daha derinden,
daha gerçek…
Ve bir gün biri çıkıp onun bütün kırıklarına rağmen elini tutarsa, kalbinin kapısını yeniden aralayabilirdi.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza bizi kurtarmak için gelmez.
Bize, bütün yaşadıklarımıza rağmen hâlâ sevebildiğimizi hatırlatmak için gelir.
Ve belki de aşkın en güzel hâli budur:
İki kusursuz insanın karşılaşması değil;
hayatın yaraladığı iki ruhun, birbirlerinin yaralarına dokunmadan yan yana iyileşebilmesidir.