“Kıskançlık Kültürü: Sevgi Söyleminden Rekabet Düzenine…”

Kıskançlık, psikolojik literatürde kaybetme korkusu, tehdit algısı ve öz-değer kırılganlığı ile ilişkilendirilen doğal bir duygusal tepki olarak tanımlanır. Ancak bu duygu, yalnızca bireyin iç dünyasında yaşanan geçici bir deneyim değildir. Bazı toplumsal yapılarda kıskançlık, normatif bir davranış kalıbına dönüşerek kültürel olarak yeniden üretilir. Bu nedenle kıskançlığı yalnızca bireysel bir mesele olarak değil; kültürel bir düzenleme biçimi olarak ele almak gerekir.

Romantik ilişkilerde kıskançlık çoğu zaman sevginin göstergesi olarak kodlanır. Sahiplenme davranışları, sınır ihlalleri ya da denetim pratikleri “değer verme” söylemiyle meşrulaştırılabilir. Oysa bağlanma kuramı, sağlıklı ilişkilerin temelinde kontrolün değil güvenin yer aldığını ortaya koymaktadır. Güvensiz bağlanma örüntülerinde terk edilme korkusu, partner üzerinde denetim kurma eğilimini artırabilir. Ancak bu eğilim, kültürel olarak romantize edildiğinde sorunlu bir norm haline gelir. Kıskanılmamak ilgisizlikle, kıskanmak ise sevgiyle eşleştirildiğinde; kontrol davranışları görünmezleşir.

Ne var ki kıskançlık yalnızca romantik ilişkilerle sınırlı değildir. İş yaşamında, akademik çevrelerde, arkadaşlık ilişkilerinde ve aile içi dinamiklerde de benzer örüntüler gözlemlenir. Sosyal karşılaştırma kuramı, bireyin kendini başkalarıyla kıyaslayarak konumlandırdığını ileri sürer. Başarı ve statünün sınırlı bir kaynak olarak algılandığı rekabetçi kültürlerde, bir başkasının yükselişi tehdit olarak deneyimlenebilir. Böylece kıskançlık, bireysel yetersizlik duygusundan ziyade yapısal rekabet düzeninin yan ürünü haline gelir.

Aile içinde erken yaşta deneyimlenen kardeş rekabeti, ebeveyn ilgisinin paylaşımı ve başarı beklentileri, kıskançlığın öğrenilen bir duygu olduğunu göstermektedir. Sosyal öğrenme kuramı, bireylerin ilişki davranışlarını gözlem yoluyla edindiğini belirtir. Çocuklukta içselleştirilen rekabet ve karşılaştırma kalıpları, yetişkinlikteki kişiler arası ilişkilere taşınır.

Dijital çağ ise bu kültürel zemini daha görünür kılmıştır. Sosyal medya platformları, sürekli karşılaştırma alanı üretmekte; başarı, mutluluk ve görünürlük sergileme pratikleri üzerinden yeni bir statü dili oluşturmaktadır. Bu ortamda kıskançlık, yalnızca özel alanın değil; kamusal alanın da duygusu haline gelir. Gözetim ve denetim pratikleri, romantik ilişkilerde “ilgi” olarak; profesyonel ilişkilerde ise “rekabet” olarak sunulabilir.

Bu noktada temel mesele şudur: Kıskançlık kaçınılmaz bir insani duygu olabilir; ancak kültürel olarak yüceltilmesi zorunlu değildir. Duygular bastırılmamalıdır, fakat norm haline de getirilmemelidir. Sağlıklı bir ilişki kültürü ister romantik ister mesleki ister dostane olsun  karşılaştırma yerine iş birliğini, kontrol yerine güveni, rekabet yerine ortak üretimi teşvik eder.

Toplumsal dönüşüm, duyguların yeniden tanımlanmasıyla başlar. Eğer kıskançlığı sevginin ya da başarının doğal göstergesi olarak görmekten vazgeçip; onu düzenlenebilir ve dönüştürülebilir bir duygu olarak ele alabilirsek, kişiler arası ilişkiler daha özgür ve sürdürülebilir bir zemine taşınabilir.

Çünkü sevgi güvenle derinleşir; başarı paylaşarak çoğalır ve kültür, hangi duyguyu meşrulaştırdığımıza göre yön değiştirir.

 

Sonraki
Sonraki

Gazete Manşetleri - 28 Şubat 2026