İki zamanın arasında…

90’lar çocukları, henüz hızlanmamış bir dünyada büyüyüp hız çağında yetişkin olan ilk kuşak.
Ne tamamen geçmişe dönebilen ne de bugüne tam yerleşebilen bu kuşağın asıl yükü, zamanla kurduğu çelişkili ilişki.

90’larda çocuk olmak, fark etmeden iki zamanın arasında büyümekti.
Biz sokakta oynayıp sokak lambaları yandığında eve çağrılan çocuklardık.
Cep telefonu yoktu.
Arama yoktu, mesaj yoktu.
Kimse kimseye “neredesin?” diye soramazdı.

Ulaşılamamak olağandı.
Ve bu, bir eksiklik değil; hayatın doğal hâliydi.

Birine ulaşmak istiyorsan, beklemek zorundaydın.
Anında cevap diye bir şey yoktu.
Mektup arkadaşlarımız vardı; zarfın içinden çıkan yazıyı defalarca okurduk.
Hatıra defterlerimiz vardı;
“sepet sepet yumurta” diye başlayan tekerlemelerle,
birbirimize anılar yazardık.
Kelimeler gecikirdi ama geldiğinde yerini bulurdu.

Bilgiye ulaşmak emekti.
Ödev yaparken, araştırırken kitaplar karıştırır, ansiklopedilere bakardık,
Bir de hemen her evde gazete kuponları biriktirilerek alınmış ansiklopediler vardı.
Kaynak dediğimiz şey, sayfaları çevrilen, altı çizilen,
bazen cildi eskimiş kitaplardı.
Araştırırken, sormak ve beklemek gerekiyordu bazen de.
Ve belki de bu yüzden, ulaştığımız bilginin bir ağırlığı vardı.

Sonra dünya hızlanmaya başladı.
Biz tam ergenliğe adım atarken.

Lise yıllarımızda telefonu olan tek tük öğrenci vardı.
Ve o telefonlar bugünkülere hiç benzemezdi;
daha çok tost makinesi gibiydiler.
Ağır, büyük, her yere sığmayan…
Ama bir şekilde hayatımıza girmeye başlamışlardı.

Mesajlar kısaydı; çünkü karakter kısıtlaması vardı.
Sesli harfleri kırparak yazardık:
“slm”, “nbr”, “tmm”.
Kelimeyi eksiltirdik ama anlamı kaybetmezdik.

Bugün karakter kısıtlaması yok.
Mesaj sınırı yok.
Sınırsız iletişim var.
Ama kelimeler hiç olmadığı kadar kısaldı.
Günaydın yok, nedense tüylerimi diken diken eden “Güno” var!
“tmm” yerine “tm” yazılıyor, hatta “ok” yerine sadece “k”

Analogdan dijitale geçişi biz yaşadık.
Kasetten CD’ye,
CD’den MP3’e,
oradan streaming’e…

Telefon numaralarını ezberlediğimiz bir dünyadan,
kimsenin numara bilmediği bir çağa geçtik.
Aslında kimsenin ‘rakam olarak’ numara bilmediği desek daha doğru olabilir…
Bir yandan yeniye uyum sağlarken,
bir yandan eskiyi içimizde taşımaya devam ettik.

Sokakta oynayarak büyüdük; şimdi ekranlar arasında yaşıyoruz.
Bir zamanlar sessizlik hayatın doğal bir parçasıyken,
bugün bildirimler eksikse içimiz huzursuz oluyor.

Bir yanımız, akşamları herkesin evine çekildiği,
aynı programın aynı anda izlendiği yıllarda kaldı.
Diğer yanımız ise aynı anda her yerde olunması beklenen,
cevap vermediğinde eksik sayılan bir çağda.

90’lar kuşağının yükü tam olarak burada başlıyor.

Biz değişimin kenarında değil, tam ortasında büyüdük.
Eğitim sistemleri ardı ardına değişti.
“Doğru yol” diye gösterilen formüller,
daha biz uygulamaya başlamadan geçerliliğini yitirdi.

Okumamız söylendi, okuduk.
Uyum sağlamamız beklendi, uyum sağladık.
Sabırlı olmamız öğretildi, öğrendik.

Ama kimse bize şunu sormadı:
“Bu hayat sana ne hissettiriyor?”

Çocukluğumuz hâlâ “altın çağ” diye anılıyor.
Belki gerçekten güzeldi.
Ancak güzel bir çocukluğa sahip olmak, huzurlu bir yetişkinliğin garantisi değildi.

Ailelerimizin güvenli sandığı değerlerle büyüdük.
Sonra o güvenin ne kadar kırılgan olduğunu deneyimledik.

Bugün üzerimizde taşıdığımız yük, geçmişe duyulan bir özlem değil.
zamanın hızına yetişememe hissi.

Eskiden kolaylıklar bu kadar fazla değilken,
sanki daha çok zamanımız vardı.
Şimdi her şey kolay, her şey hızlı…
Ama zaman yetmiyor.

Zaman mı hızlandı,
yoksa biz mi yavaşladık,
bunu hâlâ tam olarak bilmiyoruz.

Bildğimiz tek şey şu:
Bir yandan eski dünyanın dayanıklılığını,
diğer yandan yeni dünyanın hızını
aynı bedende taşımaya çalışıyoruz.

Belki de bu yüzden yorulduk.
Ne tamamen geçmişe dönebiliyoruz,
ne de bugüne tam olarak yerleşebiliyoruz.

İki zamanın arasında,
dengeyi arayan bir kuşak olarak kalıyoruz.

Yani
90’lar çocuğu olmak, bir dönemi yaşamaktan çok iki dünya arasında büyümekti.
Analog sabırla dijital hızın arasında sıkışmış, her şeye uyum sağlayıp hiçbir yere tam ait hissedemeyen bir kuşağın hikâyesi bu…

Önceki
Önceki

Şubat Tatili LTB çocuk etkinlikleri için kayıtlar başladı

Sonraki
Sonraki

Kıbrıs Türk Kız İzci Örgütü Derneği, 2029’daki WFIS’in Genel Kurulu’na ev sahipliği yapacak