Bazen en büyük sevgi, kapıyı kilitlememek ama eşiğinde beklememektir…

Bir yıl önce kızımı telofon ile aramayı bıraktım.

Hayatımda verdiğim en sert karardı.

İnsan bazen bir kapıyı kapatmaz…

Sadece artık yumruklamayı bırakır.

Ondan önceki aylar utanç gibiydi.

Arayan bendim.

Yazan bendim.

Özür dileyen, açıklayan, kendini anlatmaya çalışan bendim.

Telefon ekranında duran “görüldü” kelimesi insanı küçültebilir mi?

Küçültüyor.

Her cevapsız arama, bir babanın içinden bir parça koparıyor.

Her suskunluk, “artık gerekli değilsin” demenin başka yolu oluyor.

Gece üçte uyanıyordum.

Sebepsiz.

Sessizlikten.

Mutfakta tek başıma oturup soğumuş çayı içtiğim geceler oldu.

Duvara bakıp kendi kendime konuştuğum…

“Ben nerede yanlış yaptım?”

Cevap yoktu.

Ama hatıralar vardı.

İlk kez bisikletten düştüğünde dizini tutup ağlayışı…

Saçlarını toplamayı beceremediğim sabahlar…

Okul kapısında arkasını dönüp el sallayışı…

Sonra bir gün büyüdü.

Ve büyümek bazen insanın geçmişini inkâr etmesi demekmiş, onu öğrendim.

Hayatına sığmadım artık.

Mesajlarım yük oldu.

Sesim rahatsızlık.

İnsan yabancıdan darbe yiyince kızıyor.

Evladından gelince… sessizleşiyor.

Bir gece aynaya baktım.

Gözlerimin altında uykusuzluk değil, kırgınlık vardı.

Ve o an fark ettim:

Peşinden koştukça sadece üzülmüyordum…

Kendimi tüketiyordum.

Ve ona şunu öğretiyordum:

“Babam hep affeder.

Babam hep bekler.

Babamın sınırı yok.”

Yanılmışım.

Sevgi sınırsız olabilir.

Ama insanın haysiyeti olmalı.

Ertesi gün aramadım.

Elim telefona defalarca gitti.

Numarası ezberimdeydi.

Bir tuş uzağımdaydı.

Ama aramadım.

O gün evde bir şey değişti.

Saatin sesi bile daha sert gelmeye başladı.

Sessizlik ilk kez düşman değil, ilaç gibi geldi.

Kimseye anlatmadım.

Akrabalara şikâyet etmedim.

Sosyal medyada acı satmadım.

Çünkü gerçek acı bağırmaz.

İçeride ağır ağır yanar.

Onu büyütmek için fazla mesailerde belimi bıraktığım günleri hatırladım.

Kendi ihtiyaçlarımı ertelediğim yılları…

Okul parasını yatırınca cebimde kalan bozuklukları…

Baba olmak bazen görünmeyen bir savaştır.

Zaferi yoktur.

Madalyası yoktur.

Sadece yorgunluğu kalır.

Hayatı zorlaştırdım kendime bilerek.

Sabah erken kalktım.

Evi tamir ettim.

Balkondaki paslı demirleri söktüm.

Ellerim kesildi.

Kanadı.

İyi geldi.

Çünkü fiziksel acı, kalptekinin sesini biraz bastırıyor.

Bir yıl geçti.

Bir bayram masasında sandalye boş kaldı.

Kimse o sandalyeye oturmadı.

Ben de kaldırmadım.

Boşluk bazen hatırlamak içindir.

Sonra bir akşam kapı çaldı.

Sıradan bir akşam.

Televizyon açıktı ama sesini duymuyordum.

Kapıyı açtım.

Kızım karşımdaydı.

Saçları dağınık.

Gözleri çökmüş.

Kucağında bir bebek.

Eskiden bana bakan o güçlü bakış gitmişti.

Yerine hayatın yorduğu bir kadın gelmişti.

Evin içine baktı.

Sessizliği gördü.

Düzeni gördü.

Belki azar bekliyordu.

Belki hesap.

Sesi kırıldı:

“Baba…

Anne olmak… insanı yalnız bırakıyormuş.

Ben… seni şimdi anladım.”

İşte o an…

Bir yılın bütün acısı içimde ayağa kalktı.

“Şimdi mi?” diye bağırmak istedim.

“Ben geceleri tek başıma ağlarken neredeydin?” demek istedim.

Ama söylemedim.

Çünkü gerçek sevgi, intikam almaz.

Torunumu kucağıma aldım.

Küçük eli parmağıma sarıldı.

İnsan bazen affettiğini söylemez.

Vücudu bilir.

Kapıyı açtım.

“İçeri gir,” dedim sadece.

Ne geçmişi konuştuk.

Ne kırgınlığı.

Bazı hesaplar hayat tarafından zaten kesilmiş oluyor.

Şunu öğrendim:

Evlat bazen seni terk etmez.

Hayat ona seni anlamayı geciktirir.

Eğer siz de peşinden koştuğunuz bir kız evladınız varsa…

Bir yerde durun.

Çünkü sevgi diz çökmek değildir.

Sevgi kendini yok etmek değildir.

Bazen en büyük sevgi…

Kapıyı kilitlememek,

ama eşiğinde beklememektir.

(Alıntı)

Önceki
Önceki

Gazete Manşetleri - 17 Şubat 2026

Sonraki
Sonraki

Otrera: Gücünü hikâyesinden alan bir kadın markası