Bazen anlamak için yukarıdan bakmak yetmez; tabandan yukarı çıkmak gerekir!
Sabah giyiyoruz.
Gün boyu ayağımızın altında kalıyor.
Akşam çıkarıyoruz.
Ayakkabı çoğu zaman basit bir aksesuar gibi görülse de, aslında sandığımızdan çok daha belirleyici bir role sahip. Gün içinde kaç adım attığımızı düşünüyoruz belki… Ama bu adımları nasıl attığımızı, ayağın yere ne şekilde bastığını, yükün bedende hangi yolları izlediğini pek hesaba katmıyoruz. Günün sonunda yaşadığımız pek çok bedensel rahatsızlık da belki de bu küçük ayrıntılarda şekilleniyor.
Ayağın yükü sandığımızdan daha fazla
Ayağımız pek de pasif bir yapıya sahip değil, öylece durmuyor yani…
Yük alıyor, yönlendiriyor, denge kuruyor; bunu da otomatik hareketlerimiz içinde, düşünmeden yaptığımız, sessiz ama sürekli bir aktarım hâlinde gerçekleştiriyor… Aldığı kuvveti yukarıya doğru iletiyor ve kas-iskelet sisteminin en alt ama en belirleyici noktalarından birinde duruyor.
Ayakkabı bu aktarımın tam merkezinde yer aldığı için, ayakkabı seçimi kas-iskelet sisteminin neredeyse tamamı için önem kazanıyor. Ayağın yere nasıl temas ettiğini, yükün hangi hat üzerinden yukarı taşındığını belirliyor. Bu nedenle ayakkabıdaki küçük bir değişiklik, etkisini doğrudan ayakta değil; vücudun daha üst bölgelerinde hissettirebiliyor.
Yani ayağın altındaki küçük bir değişim, yükün yukarıya bambaşka bir yoldan taşınmasına neden oluyor. Adımın yere nasıl yerleştiği, topuğun ne kadar sabitlendiği ve parmakların ne kadar alan bulduğu bu aktarımda belirleyici hâle geliyor. Bu denge bozulduğunda ayakta belirgin bir sorun hissetmesek bile, yük yukarıya farklı taşınıyor ve vücudun daha üst bölümleri bu yükü telafi etmeye çalışırken zorlanıyor.
Adım sayısından fazlası
Günlük hareketlilik artık çoğu zaman rakamlarla ölçülüyor. Telefonlar, saatler, uygulamalar… Kaç adım attık, hedefe ulaştık mı?
Belki de bu rakamların yanında, farkına bile varmadan atladığımız daha önemli ayrıntılar var. Ayağın yere hangi bölümüyle bastığı, yükün ne kadar sürede ve nasıl dağıldığı, topuğun zemine ne ölçüde temas ettiği çoğu zaman arka planda kalıyor. Halbuki basış şekli değiştiğinde, bedenin yükle kurduğu ilişki de değişiyor. Bu yüzden yürüyüş, sadece ileri doğru atılan adımlar bütünü değil; bedeni yukarıya doğru etkileyen bir mekanizma hâline geliyor.
Zamanın ayakkabıda bıraktığı iz
Ayakkabının tabanı, yerle kurduğumuz ilişkinin ilk noktası. Sertliği, esnekliği ve sunduğu destek kadar, zamanla uğradığı değişim de önemli.
Gün içinde taban her adımda biraz daha çöküyor. Ertesi gün aynı ayakkabıyı giydiğimizde, güne artık ilk günkü tabanla değil, şekli değişmiş bir tabanla başlıyoruz. Üstelik ayakkabı tabanının her yeri eşit yıpranmayabiliyor. Bir kenar daha fazla inceliyor, bir bölüm daha çok aşınıyor. Bir ara eskimiş ayakkabılarımızın tabanına bakmak bu yüzden düşündürücü olabiliyor…
Bu değişim yürüyüşü yavaş yavaş dönüştürüyor. Yeni bir ayakkabı ya da her zaman giydiğimizden farklı bir model tercih ettiğimizde, gün sonunda bunu bedenimize yansımış hâlde hissedebiliyoruz.
Ayakkabının ölçüsüyle kurulan ilişki
Ayağın küçük görünmesi uzun yıllar estetikle ilişkilendirildi. Özellikle kadınlar için dar kalıplar bir dönem zarafetle eş tutuldu. Bugün bunun bir avantaj olmadığını biliyoruz ama alışkanlıklar kolay silinmiyor; ayağına tam gelen numara varken bir küçüğünü tercih etmeye çalışanlar hâlâ var.
Oysa ayak gün içinde doğal olarak yayılmak ister. Dar ayakkabılarda parmaklarımıza alan kalmaz; ön ayağımız yayılmak isterken sıkışır ve yük dar bir alanda toplanır. Bu durum zamanla ayak içindeki yapıları zorlar.
Büyük gelen ayakkabılar ise sanıldığı kadar masum değildir. Ayağımız ayakkabının içinde kayar; her adımda dengeyi sağlamak için fazladan kas aktivitesi devreye girer. Bu ek çaba, yükün yukarıya daha dengesiz aktarılmasına yol açabilir.
Mesele küçük ya da büyük değil; uyumdur.
Düz tabanlı ayakkabılar
Bu noktada babetler ve benzeri tabanı tamamen düz olan modellerden de söz etmek gerekiyor. Uzun süreli kullanımda bu tip tabanlar ayak tabanı için zorlayıcı olabilir, basma biçimini değiştirebilir ve zamanla ayak kavsinde çökme eğilimini artırabilir. Bu da yükün yukarıya sağlıksız bir biçimde taşınmasına zemin hazırlar.
Pahalı ve marka ayakkabılarda da ayağa uygun olmayan, yük dağılımını bozabilen tabanlarla karşılaşmak mümkün. Bu nedenle ayakkabı seçerken dış görünüşten çok, tabanın ayağımızın yapısıyla nasıl bir ilişki kurduğuna bakmak belirleyici oluyor.
Gerçek birkaç adım sonra belli olur
Ayakkabı ayakta dururken rahat hissettirse de yürüyüş başladığında tablo değişebiliyor. Adım attığımızda, yön değiştirdiğimizde, hızlanıp yavaşladığımızda… Ayakkabının gerçekten ne sunduğu birkaç adım içinde ortaya çıkıyor.
Parmaklarımız alan buluyor mu, topuğumuz yeterince sabit mi, taban yükü dengeli taşıyor mu… Çoğu şey yürüyüşle birlikte netleşiyor.
Ayakkabı bu yüzden yalnızca bir aksesuar değil.
Bütün hareket sistemini etkileyen bir tercih.
Ve çoğu zaman her şey,
yerle temas ettiğimiz noktada başlıyor.
İşte bu yüzden ayakkabı yalnızca bir aksesuar değil…
Kas-iskelet sisteminin neredeyse tamamıyla temas hâlinde olan, gündelik ama etkisi derin bir tercih bu. Bazen bir ağrının, bir sertliğin ya da adı konamayan bir rahatsızlığın cevabı; düşündüğümüz kadar yukarıda değil, ayağın altındaki o küçük temas noktasında duruyor.
Belki de bu yüzden ayakkabı, bedenle ilgili pek çok şey gibi, aceleyle değil; durarak, hissederek seçilmeyi hak ediyor.
Ve belki de bundan sonra adımlarımıza — pardon — ayakkabımıza biraz daha dikkatle bakarız.