Evcil hayvanlarla kurduğumuz bağ aslında ne anlatıyor?
Telefonunuzdaki fotoğraf arşivine bir bakın.
Ne görüyorsunuz?
Selfie’ler, yemekler, manzaralar…
Ve büyük ihtimalle aralarda, fark etmeden en çok yer açtığınız bir yüz:
Evcil hayvanınız.
Bugün bu tablo herkes için geçerli olmasa da,
özellikle sosyo-kültürel düzeyi daha yüksek, refahın ve bireysel alanın görece korunduğu toplumlarda
evcil hayvanlarla kurulan ilişki hayatın doğal bir parçası hâline gelmiş durumda.
Bu toplumlarda hayvanlar yalnızca işlevleriyle değil,
duygusal varlıklar olarak da görülüyor;
değerli, korunması gereken ve hayatın içinde yer alan canlılar olarak kabul ediliyor.
Buna karşılık, bazı toplumlarda—özellikle sosyal alanın daha dar olduğu,
hayvanların hâlâ daha çok “yük”, “tehdit” ya da “alt canlı” olarak algılandığı yerlerde—
bu yakınlık hâlâ tepkiyle karşılanabiliyor.
Bu fark çoğu zaman bireysel tercihten çok,
toplumun hayvanla kurmayı öğrendiği ilişki biçimiyle ilgili.
“Çocuk istemiyorum, köpeğim var” diyenler de var,
evcil hayvanından evlat diye bahsedenler de.
Ama herkes bu bağı aynı yerden görmüyor.
Hâlâ “alt tarafı bir hayvan” diye bakanlar,
bu dili abartılı bulanlar,
hatta bu yakınlıkla alay edenler de var.
Bu bakış çoğu zaman kötü niyetten değil;
hayvanlarla duygusal bağ kurmaya alışık olmamaktan,
ya da bağlanmayı başka yerlerde öğrenmiş olmaktan geliyor.
Çünkü bağ, herkeste aynı şekilde gelişmiyor.
Bazıları için evcil hayvan, hayatın keyifli bir eşlikçisi.
Bazıları içinse çok daha merkezî, çok daha derin bir yerde duruyor.
Bu fark, çoğu zaman hayvanla değil,
insanın kendi duygusal dünyasıyla ilgili.
İnsan, bakım verdiği yerde bağ kuruyor.
Sorumluluğunu aldığı, temas ettiği, ritmini paylaştığı her canlıyla
zamanla güçlü bir yakınlık geliştiriyor.
Evcil hayvanlarla temasın bedende sakinleştirici bir etki yarattığı,
yakınlık ve güven hissini artıran süreçleri tetiklediği biliniyor.
Bu yüzden bu ilişki çoğu zaman tanıdık ve doğal hissediyor;
çünkü beden, bu bağı yabancı bulmuyor.
Ama bağın evlat gibi hissedildiği yer,
daha çok insanın yaşadıklarıyla ilgili.
Hayatında ilişkilerde incinmiş,
duygusallığı küçümsenmiş, hafife alınmış ya da “fazla hassas” bulunmuş kişiler için
bu bağ daha derin bir karşılık bulabiliyor.
Araştırmalar, empati düzeyi yüksek ve duygusal farkındalığı güçlü bireylerin
yargısız, sakin ve öngörülebilir ilişkileri özellikle önemsediklerini gösteriyor.
Bu insanlar, insan ilişkilerinde bulamadıkları bu güveni,
evcil hayvanlarla kurdukları bağda daha kolay yakalayabiliyor.
Burada söz konusu olan bir eksiklik değil;
aksine, dünyayı daha derinden hissedebilme hâli.
Evcil hayvanlarla kurulan ilişki,
insanın kendini sürekli açıklamak, savunmak ya da törpülemek zorunda kalmadığı
bir alan yaratıyor.
Bazen konuşmadan anlaşılmak gibi.
Bazen aynı odada, aynı sessizlikte var olabilmek gibi.
Bazen de insanın kendi içindeki çocukla temas etmesi gibi.
Daha yumuşak, daha oyunlu, daha korunmuş hissettiği bir hâl.
İnsan ilişkileri karmaşık.
Beklentiler, hayal kırıklıkları, yanlış anlaşılmalarla dolu.
Evcil hayvanlarla kurulan ilişkide ise bu katmanlar yok.
Daha az maske, daha az gürültü,
daha fazla netlik olduğu için.
Karşılıklı bir sakinlik, bir kabul hâli.
Birlikte susabilme, birlikte var olabilme.
Ve belki de insan, bu temas sayesinde
hayatta her zaman bulamadığı bir şeye dokunuyor:
Yargılanmadan sevildiğini hissetmeye.
Bu yüzden kayıp da ağır geliyor.
Çünkü kaybedilen yalnızca bir canlı değil;
paylaşılan bir ritim, sessiz bir eşlik.
Evcil hayvanları evlat gibi görmek,
herkesin deneyimi olmayabilir.
Ama bunu yaşayanlar için bu bağ, yüzeysel bir sevgi değil.
Belki de onlarla kurduğumuz bu kadar derin bağ,
hayat boyunca yaşadıklarımızla,
yarım kalan ilişkilerle,
güvende hissetmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz anlarla ilgili.
Belki de bazı sevgiler büyümüyor.
Ama insanın içine doğru derinleşiyor.