Annelik bitmez diyoruz ya… Meğer beden de aynı şeyi söylüyormuş…
“Annelik bitmez” dendiğinde, çoğu zaman bunu gündelik hayatın içinden gelen bir hâli anlatmak için kullanıyoruz.
Bir çocuğun varlığının, zamanla dikkati nasıl keskinleştirdiğini…
Uykuyu nasıl hafiflettiğini…
Bir ses tonunun, bir duruşun, bir sessizliğin bile nasıl fark edilir hâle geldiğini.
Bu, yalnızca annelere özgü bir duygu değil; bakım veren, sorumluluk alan herkesin tanıdığı bir tetikte olma hâli.
Kendi sınırlarının biraz ötesinde, başkasına doğru açılan bir dikkat biçimi.
Ama annelik söz konusu olduğunda bu bağ, yalnızca davranışsal ya da duygusal bir düzeyde kurulmaz.
Çünkü çocuk, hamilelik boyunca annenin bedeninde taşınır; onunla aynı fizyolojik ritimlere, aynı iç ortama, aynı bedensel sinyallere maruz kalır.
Yani bağ, daha en başından itibaren bedenin içinde kurulmaya başlar.
Gündelik dilde sezgisel olarak ifade ettiğimiz pek çok şeyin, belki de bu kadar güçlü hissedilmesinin nedeni tam da budur:
Bedenin çoktan bildiği, zihnin sonradan kelimelere döktüğü bir ilişki biçimi…
Ve ilginç olan şu ki, bilim de tam olarak bunu söylüyor.
Hamilelik, yalnızca yeni bir hayatın filizlendiği bir süreç değil; annenin bedeniyle çocuğun bedeni arasında güçlü ve sürekli bir biyolojik temasın kurulduğu özel bir dönem. Hormonlar işin içinde, bağışıklık sistemi sinyalleri var, stres yanıtları var… Anne hamilelik boyunca ne yaşıyorsa, bedeninde ne olup bitiyorsa, bunların bir kısmı bebeğin gelişen sistemlerine de ulaşıyor. Bugün biliyoruz ki, anne bedenindeki bu fizyolojik dalgalanmalar, bebek için bir tür “çevre bilgisi” anlamına geliyor.
Ve bu bağ, doğumla birlikte kesilip atılmıyor.
Bilimde bunun bir adı var: fetal mikroşimerizm.
Hamilelik sırasında bebeğe ait bazı hücreler plasentayı geçip annenin dolaşımına karışıyor ve bu hücrelerin bir kısmı doğumdan sonra da annenin bedeninde kalıyor. Yapılan araştırmalar, yıllar sonra bile annelerin kalbinde, karaciğerinde, derisinde… hatta beyin dokusunda çocuğa ait hücrelerin bulunabildiğini gösteriyor.
Daha da ilginci şu:
Bu hücreler yalnızca orada kalmıyor. Bazı çalışmalarda, annenin bir dokusu hasar gördüğünde ya da bir iyileşme süreci başladığında, bu fetal hücrelerin özellikle o bölgelere yöneldiği görülüyor. Bilim burada temkinli… “Mucize” demiyor. Ama bu bağın, bağışıklık sistemi ve onarım süreçleriyle ilişkili olabileceğini söylüyor.
Belki de bu yüzden annelik, sadece teoride kalan bir bağ değil.
Gündelik hayatın içinde de kendini ele veriyor.
Oğlum küçükken bunu çok net fark ettiğim bir dönem olmuştu. Benim fark etmediğimi sandığı bir anda, aynadaki yansımadan onu görebildiğimi bilmeden tehlikeli bir tırmanış oyunu oynuyordu. Uyardığımda durup, indiği gibi yanıma gelip ve her seferinde soruyordu:
“Anne, nereden gördün?”
Bir senaryo birkaç kez tekrarladıktan sonra, farkında olmadan ama içimden geldiği gibi, “Anneler her şeyi görür” demiştim. Ertesi gün onu okula bırakırken dönüp şunu söyledi:
“Anneler her şeyi görür ya… artık okulda da beni izlersin.”
O an fark ettim ki, bu onun için bir masal değildi; benim hissettiğim yerden, olduğu gibi yerini bulmuştu.
Belki de annelik tam olarak böyle bir şey…
Her an bilinçli yapılan bir şey değil; çoğu zaman bedenin bildiği, sinir sisteminin kendiliğinden ayarladığı bir hâl. Bu ayar, zamanla çocukta da karşılığını buluyor.
O yüzden “annelik bitmez” dediğimizde, belki de yalnızca bir duygu paylaşmıyoruzdur.
Bedenin çoktan bildiği bir gerçeği, kelimelere döküyoruzdur.
Annelik, hayatın bir evresi olmaktan çok, bedende kalmaya devam eden bir hatıradır.