Etik, kuraldan önce vicdandır…
Etik çoğu zaman yazılı kurallarla, yönetmelik maddeleriyle ve prosedürlerle anılır. Oysa eğitimde etik, metinlerden önce insanla başlar. Bir öğretmenin sınıfa girdiği andaki bakışı, bir öğrencinin sözünü kesip kesmemesi, not verirken gösterdiği hassasiyet; hepsi etik davranışın sessiz ama en güçlü göstergeleridir.
Kural, sınırı çizer; vicdan ise yönü belirler. Aynı yönetmeliğe tabi olan iki öğretmenden biri öğrencisini incitmeden yol gösterirken, diğeri aynı kuralı bir baskı aracına dönüştürebilir. Bu farkı yaratan şey bilgi ya da deneyim değil, insanın iç pusulasıdır. Çünkü etik, yalnızca ne yapılması gerektiğini değil, nasıl yapılması gerektiğini de sorar.
Eğitim ortamlarında adalet çoğu zaman “herkese eşit davranmak” şeklinde tanımlanır. Oysa etik olan her zaman eşitlik değil, hakkaniyettir. Her öğrencinin aynı yerden başlamadığını bilmek, aynı ölçütleri uygularken aynı sonuçları beklememek; öğretmenin vicdanıyla kurduğu en güçlü bağlardan biridir. Bir öğrencinin sessizliği tembellik değil, bazen görünmeyen bir mücadelenin işareti olabilir.
Etik ikilemler genellikle kimsenin görmediği anlarda ortaya çıkar. Not verirken, disiplin kararı alırken, bir öğrenci hakkında konuşurken… Tam da o anda, yazılı kurallardan çok insanın kendisine sorduğu soru belirleyici olur: “Bu yaptığım şey doğru mu?” İşte etik, bu sorunun cevabında saklıdır.
Eğitimde etik; korkuyla değil, güvenle; ceza ile değil, anlayışla; otoriteyle değil, örnek olmakla inşa edilir. Öğretmen, öğrencisine yalnızca bilgiyi değil, adaleti, saygıyı ve insan olmanın sorumluluğunu da öğretir. Bunu en çok da söyledikleriyle değil, yaptıklarıyla yapar.
Sonuç olarak etik, sadece uyulması gereken bir kural listesi değil; her gün yeniden verilen bir vicdan sınavıdır. Ve bu sınavda öğretmenin en büyük rehberi, yazılı metinler değil, insan kalabilme cesaretidir.